Belki aylar, yıllar önce dudaklarımın ucunda, gönlümün en derininde hâlâ; elinde kalmış üç beş fotoğrafla ağlayan bir çocuk var içimde. Herkesin öldü bildiği, hatta benim bile “Lan, bu kadar da değil…” dediğim bazı hisler…
Bu kadar ani olması bazı şeylerin gülünç gelebilir belki ama bana yıllar hâlâ dün gibi. Sanki daha dün başladım nefes almamaya… Daha dün gibi kalbimi hissetmeyi bırakmışım. Hani derler ya “kalbimi emanet etmek” diye; ben kalbimi yolunda harcamışım da bana hiçbir şey kalmamış gibi sanki.
Titriyorum… Üşüyorum yalnızlıktan. Hissediyorum artık onu; hissedemiyorum kalbimi. Emanetimi göremiyorum artık. Ve zaman su gibi nasıl da akıyor… Ben kalbimin yokluğunu anlık heveslerle doldurmaya çalışırken, kim bilir emanet olan kalbim kimleri sevmekle meşgul…
Yanıyor canım sanki cehennem narında. Tanıdığım herkes zebanilerim gibi dikilmiş başıma; sadece dünyadan bahsediyorlar son zamanlarda. Ben ise yaralı bir çocuk, kanatsız bir kuş misali çırpınıyorum. Aslında gözlerimle göremediğim şeyi sözlerimle anlatmaya çalışıyorum gibi bir durum bu.
Ben hayatımda ilk defa bu kadar kontrolsüz kaldığım bir durumda hissediyorum kendimi. Ne zaman “unuttum” desem, ne zaman “vazgeçtim” desem; zaman su gibi vurdu suratıma acılarımı ve hayat attı beni dipsiz kuyulara… Yusuf misali.
Yıllardan ve yollardan sonra bir gece yine bunları yazıyorsam; yine inadımdan, vazgeçemediğim o gururumdan, içimde tuttuğum bazı sözleri yazıp söylemek isteyişimden…
Benim bu dünyadaki en büyük lanetim yine benim. Yenemedim o inadı bir türlü. Haykıramadım sevdiğimi. Hayal kırıklıklarımla baş başa kaldım sonunda da sindiremedim öfkemi.
Ve son olarak; her şeyi uzaktan izleyen ama hiçbir şeye dahil olmayan küçük bir çocuk gibi, gözleri dolu, kalbi kırık bir şekilde atıverdim kendimi bir köşeye…
Vazgeçtim yani…
Hem emanet ettiğim kalbimden,
hem de en çok kendimden,
geleceğe olan inancımdan…