Plansız olan biz miydik, yoksa hayat mıydı bizi oradan oraya savuran?
Gemiler miydi limanı terk eden, yoksa liman mıydı kalmayı tercih eden?
Gecenin bir yarısında hâlâ bir şeylerin içini titretmesi aşktan mı, yoksa bitiremediğin o içindeki acıdan mı oluyor insanın?
Cidden ne için yaşıyoruz şu hayatı?
Kırları, mavilikleri, doğayı görmek için mi; yoksa sevmek, iliklerimize kadar hissetmek için mi kendimizi?
Sorgular içinde sanrılar çekmek mi derdim, yoksa savurmak mı kendimi oradan oraya?
Bir fotoğrafa yüzlerce kez bakıp iç çekmek mi mesela aşk? Yoksa hissetmek mi iliklerine kadar sevdayı? Bilincini kaybetmişçesine bağlanmak mı insana?
Sorgulamak mı hayatı, yoksa kaybolmak mı en derinliklerinde o karanlık çukurların?
Ben anlatayım arkadaşım...
Planı yapan biz olsak da hayattı bizi oradan oraya savuran; bizi her seferinde alaşağı edip yine kendi planlarını uygulayan.
Gemiler mi? Ah o gemiler yok mu limanları mesken edinmeyen gemiler... Sanki her liman onlarınmışçasına gelip sonra bir anda yön değiştiren gemiler. :)
Gemiler hiçbir limana ait olmaz arkadaşım, olamaz. Çünkü su getirir, yük götürür; limanlarsa yalnızca gelecek gemiyi bekler.
Gece yarısında titriyorsan hâlâ, üstünden aylar, yıllar geçmesine rağmen aşkı iliklerine kadar hissetmiş, gözlerindeki ışığı kaybetmiş, sözlerinde gösteremediğin yorgunluğu gözlerinle göstermeye çalışıyorsundur.
Sorguluyorsundur bir gece yarısında hayatı ve biten şeyler senin için bitmemiştir aslında.
Ne acı...
Bu durumu yaşarken de hayatına devam etmeye çalışıyorsundur. Aslında acı, insanın içinde bir yara. Kabuk bağladıkça insan bu yaranın kabuğunu söküyor her seferinde; uslanmadan, yorulmadan...
Sökerken canı yansa dahi o yaranın kabuk tutup kapanmasına da izin vermiyor aslında.
"Ne için yaşıyoruz bu hayatı?" sorusuna ise vereceğim bir cevabım yok.
Belki de kendimizi iyi hissetmek için yaşıyoruz hayatı. İyi hissedeceğimiz şeyleri yer, içer; onlarla avuturuz kendimizi. Ya da sever, deliler gibi âşık olur; sonrasında sorgularız hayatı.
Düşeriz sürekli o bataklığa, kurtulmak için çabalar; sonra da bir süre sonra çabalamayı keseriz. Kabulleniriz batmayı.
Yoruluruz da aslında...
Gözlerimizin feri gider, hayatımızın enerjisi solar; bir gemi misali alabora oluruz hayatta.
İçi dolu dolu olsa da bazen yazacak bir şey bulamaz insan. Sağır, dilsiz, kör taklidi yapar kendi hayatına.
En çok kendi acısını hissederken sessizleşir bir anda. Görse bile görmez bazen. Bazı hisleri kapatır.
Kendini bir ormanın derinliklerine bırakır, kulağında çalan melodileri dinler ve eşsiz bir tını eşliğinde izler hayatını uzaktan.
Gökkuşaklarını görmez, renklerin ne olduğunu unutur. Aşka olan inancını da kaybeder aslında.
Yaralarını sarmaya çalışırken en çok da kendi yaralarını kanatır.
Bir yolda yürümeye çalışırken önündeki engelleri kaldırmak yerine onları teker teker önünden almaya çalışır ve bu ağırlığın altında ezilir bazen.
En güvendiği yerden kırılırken, kalbinin en derininde sessiz bir biçimde başlayan sesleri yaralarıyla susturmaya çalışır bazen insan.
Sessiz sessiz bağırırken hayata, gözleriyle anlatırken derdini;
"Beni duyan olsa..." diye yalvarır bazen Allah'a.
Duyan olmaz, gören olmaz.
Tek başınadır o savaşta.
Bitiremez içindeki savaşı.
Verdiği savaşı anlatmaya çalışır, belki içinden geldiği gibi bağırıp çağırmak ister ama onu bile beceremez bazen.
Ve yenilir.
Ben en çok kırılmam dediğim yerden kırıldım.
En çok güvendiğim yerden yara aldım.
Anlatamadım derdimi.
Belki de çocukluk heveslerimin peşinden koşup büyümek zorunda kaldım.
Dizine yatırıp hiç sevmedi mesela saçlarımı uzun zamandır.
Hissetmedim o huzuru.
Belki de unuttum.
Sahi...
Huzur duygusu nasıl bir şeydi?
Beni o kadar acıya rağmen uykuya daldırabilecek kadar güçlü nasıl hissettiriyordu mesela?