Gece, her şeyi eşitler derler. Zenginin de yoksulun da penceresine aynı karanlığı bırakır. Fakat o karanlığın içinde bile bazı ışıklar vardır. Kimi göğe meydan okur, kimi yalnızca kendi yolunu bulmaya çalışır. Bu gece, eski bir sokak lambasının altında durup uzun uzun ateş böceklerini izledim. Tam da bu düşüncelerin arasında, kulaklarımda Mithat Can Özer’in Ateş Böceği şarkısı çalıyordu. Bazı şarkılar vardır; dinlenmez, insanın içine usulca yerleşir. Belki bu yüzden bu satırlar doğdu.
Sokak lambası, yıllardır aynı yerdeydi. Yağmurları görmüş, ayrılıkları aydınlatmış, gecenin içinden geçen binlerce insanın gölgesini taşımıştı. Gücü dışarıdan geliyordu. Bir düğmeye basılıyor ve ışıyordu. Elektrik kesildiğinde ise koca direk, sıradan bir demir yığınına dönüşüyordu. Ateş böceği ise küçücük bedeninde kendi ışığını taşıyordu. Kimse ona yanmasını emretmiyordu. Kimse ona enerji vermiyordu. O, karanlığın içinde kendi varlığını ilan ediyordu.
O an aklıma insan geldi. Hayatımız boyunca hangisi olmaya çalışıyoruz? Sokak lambası mı? Yoksa ateş böceği mi? Çoğumuz başkalarının elektriğiyle aydınlanıyoruz. Birinin sevgisiyle değerli hissediyoruz. Bir makamla güçlü, bir alkışla başarılı, bir unvanla önemli olduğumuza inanıyoruz. Bize enerji veren şey çekildiğinde ise içimizde büyük bir karanlık beliriyor.
Oysa bazı insanlar vardır; kimse onları görmese de üretirler. Kimse alkışlamasa da severler. Kimse fark etmese de iyilik yaparlar. Onların ışığı dışarıdan değil, içeriden gelir. Fakat burada başka bir soru doğuyor:
İnsan gerçekten kendi ışığını taşıyabilir mi?
Yoksa hepimiz birilerinin elektriğine bağlı değil miyiz? Belki de bütün mesele budur. Çünkü ateş böceği bile tamamen yalnız değildir. O da geceye ihtiyaç duyar. Karanlık olmasa ışığı görünmez. Sokak lambası da yalnız değildir. Onu ayakta tutan direkler, kablolar ve görünmeyen eller vardır.Demek ki mutlak bağımsızlık bir yanılsamadır.
Belki de insanın olgunluğu, kimseye ihtiyaç duymamak değil; ihtiyaç duyduğu hâlde kendi ışığını da koruyabilmektir. Sokak lambasına yeniden baktım. Onun ışığı güçlüydü ama çevresini aydınlatırken gökyüzünü görünmez kılıyordu. Ateş böceği ise karanlığı yenmeye çalışmıyordu. Sadece var olduğunu gösteriyordu.
Ne tuhaf…
Biz de çoğu zaman hayatı fethetmeye çalışıyoruz. Her şeyi kontrol etmek, her şeyi aydınlatmak, her şeyi anlamak istiyoruz. Oysa belki de yaşamın sırrı karanlığı yok etmekte değil, onun içinde kaybolmadan yürüyebilmekte saklıdır.
Ateş böceği bunu biliyor gibiydi. Bir an parlıyor, sonra sönüyor, sonra yeniden parlıyordu. Sanki şöyle diyordu:
“Sürekli ışık olmak zorunda değilsin.”
Çünkü insanın en büyük yorgunluğu hep güçlü görünmeye çalışmasından doğuyor. Hep parlamak, hep üretmek, hep ayakta kalmak… Oysa doğa bize başka bir şey öğretiyor. Gece de gerekir, gündüz kadar. Sessizlik de gerekir, söz kadar. Sönmek de gerekir, yanmak kadar. Belki de ateş böceğinin bilgeliği burada saklıdır.
Sokak lambası bütün gece aynı kalır. Ateş böceği ise ışığını kaybedip yeniden bulur. Ve insan, galiba ikisinin arasında bir yerde yaşar. Bazen başkalarının ışığıyla yolunu bulur. Bazen kendi karanlığında kaybolur. Bazen de küçücük bir ateş böceği gibi, kimsenin fark etmediği bir gecede, sadece kendine görünmek için yanar.
Çünkü bazı ışıklar yolu göstermek için değil, var olduğunu hatırlatmak için parlar.