Bazen anlamsızlık havuzunda yüzdüğümü düşünüyorum.
Düşüncelerim, duygularım, beğenilerim yaşanılan zamanla uyuşmuyor..
Büyük bir boşluk hissi içerisinde boğulmamaya çalışırken nefesimi tutana kadar sustuğum da.. Ve sonra uzak kalmanın tercihi içerisinde yalnızlığın büyük bir buhranına kulaç atıyorum.
Sonra fark ediyorum, insanı en çok yoran şey, yalnız kalmak değil; kendini ait hissedeceği bir sesi duymaya çalışmakmış.
Kalabalıkların arasında dolaşıyorum ama konuşulan dil artık bana yabancı.
Kulak kabartıncaysa çoğu insan aynı cümleleri kuruyor, aynı şeylere öfkeleniyor, aynı şeylere seviniyor. Ben ise ne o öfkeye tam dahil olabiliyorum ne de o sevince.
Belki de mesele zamana ayak uyduramamak bile değil.. Belki insan, kendi iç sesini kaybetmemek için gürültüden uzak kendine bağırıyordur sessiz çığlıklar içinde.
İnsanın kendi iç sesini koruması kavgası da bedelsiz olmuyor tabii..
Sessizlik bir süre sonra huzur olmaktan çıkıp insanın omzuna çöken görünmez bir ağırlığa dönüşüyor.Aynada hesaplaşmalar, gece uyanmalar hatta sabah olmadan uyuyamamalar.
Yine de devam et fısıltısı bir tan vaktinde ya da akşam güneşinde fısıldıyor tek başına yaşadığın büyük bir gürültünün içinde vazgeçmemeni sağlayacak umutlu bir şarkıyla değil acı ama gerçek dizelerle. Herkes gibi hissedebilmektense, kendim gibi kalabilmenin yükünü taşımayı daha ağır biliyorum.
Belki bu yüzden anlamsızlıkta yüzüyor ya da boğuluyorum.
Oysa belki de sadece, anlamın giderek azaldığı bir çağda nefes almaya çalışan varoluş çırpınışları içerisindeyim.