Kargaları oldum olası merak etmişimdir. Siyah tüyleri, dünyaya biraz uzaktan bakıyormuş gibi duran gözleri ve kimsenin pek de anlam veremediği sesleriyle… Sanki bu dünyanın içinde yaşıyorlar ama bu dünyaya tam olarak ait değillermiş gibi. Herkes bir yerlere yetişirken onlar bir çatıda durup olan biteni izliyor. İnsanlar koşuyor, konuşuyor, birbirlerini unutuyor; karga ise bütün bunların üzerinden sessizce geçip gidiyor. Bazen düşünüyorum, belki de karga olmak biraz insana benzemektir. Çünkü insan da öyle değil midir? Kalabalıkların arasında dolaşır, insanlarla konuşur, güler, bir şeylere yetişmeye çalışır. Ama içinde kimsenin bilmediği bir yerde, hep kendi başına duran bir yanı vardır. Bir masanın etrafında herkes bir şey anlatırken insanın aklı bambaşka bir yere gidebilir.
Karganın yuvasına bakıyorum mesela. Bizim gözümüzde düzensiz görünen dallar, onun için bir yuvadır. Belki insanın hayatı da böyledir. Başkasının bakışında eksik, dağınık, anlamsız duran parçalar, insanın kendi hikayesinde bir anlam taşıyordur. Herkesin düzeni aynı olmak zorunda değil. Bazılarımız hayatını cetvelle çizilmiş çizgiler üzerinde yaşarken bazılarımız kırık dökük cümlelerden, yarım kalmış heveslerden, sonradan anlam kazanan tesadüflerden bir hayat kuruyor ve belki de mesele, her şeyi toparlamak değildir. Bazen insanın kendine yapabileceği en büyük iyilik, dağınıklığının içinde kendine ait olanı bulmaktır. Yine de karganın bütün bunları bilip bilmediğini bilmiyorum. Belki ona yüklediğim bütün anlamlar bana ait. Belki o yalnızca bir karga; ben ise kendime benzeyen bir şey bulabilmek için onun siyah tüylerine kendi hikayemi işliyorum.
Belki karganın bana öğrettiği hiçbir şey yok. Belki de ben, kendime anlatmak istediğim şeyleri onun üzerinden anlatıyorum. Ama artık şunu biliyorum: Her siyah kanat karanlığa uçmaz; bazıları yalnızca kendine ait bir gökyüzü arar. de kendime sorduğum soruyu ona soruyorum: İnsan nereye ait olduğunu nasıl anlar?